Hakkı Bir Bilip Daim Zikretmek – 2

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَاذْكُرُونٖٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالٖي وَلَا تَكْفُرُونِ۟ “Öyle ise beni (ibâdetle) zikredin ki, (ben de) sizi (rahmetimle) yâd edeyim; ve bana şükredin fakat bana nankörlük etmeyin!”[1] Bana zikredin, beni hatırlayın. Şayet yapabilirseniz hayatınızın bütün zaman dilimlerinde, an-ı seyyalelerine varıncaya kadar gafletten uzak olarak beni hatırlayın ki ben de sizi hatırlayayım. Siz, yalnız başınıza yahut bir toplulukta beni anarsanız, benim sizi anmam, melek-i mukarrebîn ve bütün melekler içinde olacaktır.

وَاشْكُرُوا لٖي  Ve bana şükredin. وَلَا تَكْفُرُونِ۟. Gaflet yahut başka sâikalardan dolayı şükrün zıddına sakın girmeyin.

كُلُّ اۤتٍ قَرِيبٌ “Her gelecek yakındır” kaidesiyle yakında gelecek hadiselerin gelmiş gibi bilinip görünmesi haktır. Dünyanın gafletli bütün gülüşleri, ileride ağlanacak acı hallerin perdesidir. Şu dünyadaki bütün gülmelerimiz, muvakkat ve zevale maruz kalmaktadır. An-ı seyyale-i gülüşten sonra, yerini aklı başında olan herkesi derin ve derûnî düşünceye daldırır. وَلاَ تُكْثِرِ الضَّحِكَ، فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Gülmeyi çok yapmayın zira, gaflet ile atılan her kahkaha kalbinizin ölümüne sebebiyet verir.” İstiğfar etmek, salâvat çekmek ölüme gitme tehlikesi olan kalbin, ölümden kurtulması ve sevap kazanması oluyor elbette. Fakat günah ile atılan her adım, her gülüş ki günahtan meydana gelen o gülücükler kalbi yaralar.

“Öyle de bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler -neûzu billâh- mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[2]

Umursanmayan, “bu da ne ki?” “bu küçük günah bir şey değildir.” “Yarın istiğfar edersin” gibi, büyükleri küçük görmekle veyahut küçük olmakla beraber damlaya damlaya nasıl göller ve seller meydana geliyorsa, her bir günah damlası da küfre giden yolları daima açtığından dolayı, kalbi ve lisanı Allah’ı anmaktan, Allah’ı hatırlamaktan ve Allah’a kulluktan nefretkârane uzaklaştırır. Eğer bu günahlar çabuk istiğfar ile de imha edilmezse -günah yapılmaz demiyoruz zira beşerdir- kurt değil belki bir yılan olarak kalbi ısırır, zehrini akıtır ve kalbi öldürür. خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْؕ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır.”[3] O zaman Allah, kalbe hatem vurur, mühürler.

Demek ki her bir günah, tövbe ile ıslah edilip silinmezse bir zehirdir. Günah gülmelerinin dünyada vesveselere, âhirette de ağlamalara dönmemesi için Cenâb-ı Hakk tüm insanlık âlemine değil, Hakk’ı bir bildiğinden dolayı daima Hakk’ı hatırlaması lazım gelen iman ehline Ahzâb Sûresi’nde şöyle sesleniyor: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراًۙ ﴿٤١﴾ “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin.” Allah’ın gözetiminde, murakabe içinde olduğunuzu unutmayın.

 وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖيلاً ﴿٤٢﴾ “Allah’ı sabah akşam tesbih edin.” Bir şeyin başlangıcı ve sonu bildiriliyorsa o zaman diliminin bütün hepsini kaplamış demektir. O yüzden Cenâb-ı Hakk buyurur: “Allah’ı sabah akşam arasında ve bütün zaman dilimlerinde, elinizin yettiği, gücünüzün çattığı kadar hatırlayın, Allah’tan gaflet etmeyin ki فَاذْكُرُونٖٓي اَذْكُرْكُمْ “Ben de sizi hatırlayayım.”[4] Hitabına mazhar olasınız.

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Selem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tespit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:

– “Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:

– Sübhânallah diyerek Seni Ulûhiyetine yakışmayan sıfatlardan tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, Sana hamdediyorlar ve Senin yüceliğini dile getiriyorlar, derler. Konuşma şöyle devam eder:

– “Peki, onlar Beni gördüler mi ki?”

– Hayır, vallahi Seni görmediler.

– “Beni görselerdi ne yaparlardı?”

– Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, Ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan Seni daha çok tenzih ederlerdi.

– “Kullarım Benden ne istiyorlar?”

– Cennet istiyorlar.

– “Cenneti görmüşler mi?”

– Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarfederlerdi.

– Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”

– Cehennemden sığınıyorlar.

– “Peki, cehennemi gördüler mi?”

– Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.

Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklerine:

– “Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, Ben bu zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri:

– Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.”[5]

وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُؕ “Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir.”[6] Artık ondan büyük bir şey bulamazsınız, bilemezsiniz. Dünyada büyümek isteyen Allah’ın zikriyle ancak büyüyebilir. Zira ölümden sonra ele geçecek olan kabrin, berzahın, haşrin, sıratın nurlu olması, belki de hesabı kolay olacak hadise-i külliyeler daima Allah’ı zikretmekten geçecektir.

Biz daima Allah’ı hatırlar durumda olduğumuz zaman Cenâb-ı Hakk buyuruyor: هُوَ الَّذٖي يُصَلّٖي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَحٖيماً ﴿٤٣﴾ “O, sizi karanlıklardan nûra çıkarmak için üzerinize rahmet edendir; melekleri de (sizin için mağfiret diler)! Çünkü (O,) mü’minlere karşı çok merhametlidir.”[7] Allah’ı zikredenlere Allah’ın melekleri salât eder, yani rahmet eder. Onları zulümattan nura çıkarmak, dünya zindanından bostan-ı cinânâ, âhiret cennetlerine çıkarmak için onlar namına salât ederler, selam ederler. Çünkü Allah mü’minler için çok ama çok merhametlidir.

Demek ki boş geçirilecek vaktimiz yok. Bu asırda ehli dalalet cazibedâr fitne aletleriyle, hevesatları okşayan bütün hadiselerle, bütün benliğiyle mü’mini Allah’ın zikrinden uzaklaştırmak için adeta yarış halinde çalışıyor. Mü’min, âyet ve sünnet ışığında kendi çizgisini çizebilmelidir. Eğer bunu yapmazsa çok yalpalar. Dünyevi cüz’i hadiseler peşinde koştuğu müddetçe mü’min; çok vesveselere, ruhî bunalımlara, hakikat haricinde olan çok hadiselere kapılarak, dünyasını adeta buhranlar diyarı yapar. Demek mü’min isterse dünyasını çok mükemmel yapabilir. Muaz (r.a) anlatıyor; Allah Resulü (s.a.v) buyurdu: مَنْ أَحَبَّ أَنْ يَرْتَعَ فِي رِيَاضِ الْجَنَّةِ فَلْيُكْثِرْ ذِكْرَ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ “Kim dünyada cennet bahçelerinde nimetlenmek istiyorsa Allah’ı çok zikretsin.”[8] Demek ki; “Dünyada Allah’ı çok zikredenler, Allah’ı hatırlamaya mahbup olanlar bu dünyada manen cennet bahçelerinde olacakları gibi âhirette de onun mükâfatlarını kâmil bir şekilde alacaklardır”

Muaz (r.a)’ın diğer bir rivayetine göre; Efendimiz (a.s.m)’e sahabeden sorarlar: أَيُّ الْأَعْماَلُ أَفْضَلُ؟ “Hangi amel faziletlidir?” Efendimiz (a.s.m) şöyle buyurur: أَنْ تَمُوتَ وَلِسَانُكَ رَطْبٌ مِنْ ذِكْرِ اللهِ عزَّ وَجَلَّ “Dilin Allâh’ın zikriyle rutubetli (ıslak olarak) ölmendir”[9] Demek ki en makbul ibadet, günah yerlerinde olmayıp günah işlenmediği müddetçe daima lisanın Allah’ın zikriyle meşgul olmasıdır.

Âyet ve hadislerde zikrullaha ve şükre azîm terğibatlar, rağbetler vardır. Zira şükür, nimeti ziyadeleştirir, hayatı bereketlendirir. Zikir, gafleti dağıtır, kulu Allah’a yaklaştırır, meleklere alkışlattırır. İç sıkıntılarını giderir, huzuru ve rahatı daimî hale getirir. Evler küçük birer cennet olarak bu dünyada Cennetin mukkadimesi olarak yaşanır. Demek ki Cennet-i suğra-i dünya evlerde yaşanılabilir.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُؕ “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.”[10]

Agâh olun, dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla, Allah’ı zikretmekle, Allah’a kulluk yapmakla mutmaindir. Namazını “ne için, niye, ne zaman, nasıl” kıldığını fark etmekle kalpler mutmain olur. Artık o zaman psikologların yahut o mevzûda vazifedârların kapıları sık sık çalınmaz. Zira onun çaldığı, kalbinin sıkıntısını gideren bir kapı vardır. “Çünkü ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve Onun zikriyle kalpler mutmain olurlar. Binaenaleyh, necat ve halâs ancak Allah’a iltica ile olur.”[11]

فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِؕ “O halde Allah’a koşun.”[12] Sıkıntılarınızdan uzaklaşmak istiyorsanız Allah’a doğru firar edin, Allah’a yaklaşın. Dünyanın gamından, kederinden, derdinden, sıkıntısından Allah’a firar ederek, Allah’a koşarak uzaklaşın. Yani Allah’ı hatırlayın ki içiniz mutmain olsun. Mü’minin işi ne kadar kolay.

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اسْتَعٖينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ  “Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile (Allah’dan) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”[13] Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Sabredin, sıkıntılarınızdan فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِؕ Allah’a firar ederek ve namaz ile yardım isteyin zira siz beşersiniz.

اَللهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ Kâinat bu hakikatleri bize haykırıyor. Onun için atılan her adımda O olmalı, her harekette Allah hatırlanmalıdır.

يَكِى خَواهْ يَكِى خَوانْ يَكِى جُوىْ يَكِى بِينْ يَكِى دَانْ يَكِى گُوىْ

Yalnız Biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.

Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.

Biri talep et, başkaları layık değiller. (Zira talep ettiğin şeyler لاَ اُحِبُّ اْلاۤفِلِينَ battığından dolayı sevmeye bile değmiyor.)

Biri gör, başkaları her vakit görünmüyor. Zeval perdesinde saklanıyor. (Seviyorsun fakat kendini saklıyor. Eline ulaşmadan gönlünde izini bırakıp gidiyor. Ama Allah daima seninle beraberdir.)

Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. (Kalbin, aklın, vicdanın ilim istiyor. Yapacağın ilim marifetine yardım edecek tarzda olsun, yoksa faidesiz gider.)

Biri söyle, Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir. (Konuşmak mı istiyorsun? Kelamında ve fiilinde daima Allah’ı hatırlatan bir kimse ol. Mü’minin sıfatları bunlar, titre ve kendine gel.)

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذٖينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ اٖيمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ  “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine O’nun âyetleri okunduğunda (bu, onların) îmanlarını artırır ve (onlar yalnız) Rablerine tevekkül ederler.”[14] Zira günahlardan gelen vesveseler kalplerini öldürmemiştir.

Bizim dinimiz tevhid dinidir. Bu tevhid dininin ilanı da لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ “Allah’tan başka ilah yoktur, ancak O vardır.” ile olmaktadır. Allah (c.c)’ın vücub-u vücudu yani varlığının kendinden olmasına ve vahdetine, birliğine, tek, yektâ, bîhemta olduğuna; şu kitab-ı kebir denilen bütün âlem, yazıları, sahifeleri, satırları, cümleleri, harfleri ile şahittir. Allah’ın birliğine her şey şahittir. İnsan-ı kebir dediğimiz şu kâinat da (kâinatta ne varsa insanda var. İnsan, misal-i musağğardır, kâinatın küçük numunesidir. Kâinat, insan-ı kebirdir.) bütün a’zasıyla, cevahiriyle, hücreleriyle, zerratıyla, vasıflarıyla, ahvaliyle لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ diyerek Allah’a delalet eder.

Evet, kâinat bütün envaiyle; yıldızlarıyla, gezegenleriyle, nebülözleriyle, Güneşiyle, Kameriyle لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ diyor.

O âlemler erkânlarıyla; mesela semavat âlemindeki gezegenler ve cüz’leri, Şems-üş Şümus’a doğru giden varlık ve kâinat âlemi, onların bütün rükûnları şöyle diyor: لَا خَلِقَ إِلَّا هُوَ “Allah’tan başka yaratıcı yoktur.”

O erkânlar aza’larıyla yani insan ve insanın azaları; ağaç ve ağacın dalları budakları; hayvanlar ve hayvanların bütün azaları da şöyle diyorlar: لَا صاَنِعَ إِلَّا هُوَ “Bizde sanatını işleyen Allah’tır.” Gözümü görmek için yaratan, görmem için nuru yaratan, görmem ile güneş arasında irtibatı ve varlık ile benim aramda en mükemmel irtibatı sağlayıp bana en mükemmel şekilde sanatını gösteren O’dur.

A’zalarımız da eczalarıyla yani parmaklarımız, kemiklerimiz, etimiz, derimiz beraber لَا مُدَبِّرَ إِلَّا هُوَ. “Yani bizi tedbir ve idare eden O’dur.” diyor.

Eczalarımız da cüz’iyatıyla yani parmaklarımız kıvrımlarıyla, boğumlarıyla, tırnaklarıyla, yumulmasıyla, kaslarıyla لَا مُرَبِّيَ إِلَّا هُوَ “Elimi terbiye eden O’dur.” diyor. Gözümüzü görmesi, kirpiği, rengi, şekli ve hadekasıyla terbiye eden O’dur. Başımızı yaratıp, beynimizin içini donatıp, hafızayı yerleştirip, beynimizi bütün vücuda adeta bir santral, bir merkez gibi yaratan, terbiye eden O’dur. Cenâb-ı Hakk terbiyesini kestiği anda hemen bir hastalık baş gösteriyor. لَا مُرَبِّيَ إِلَّا هُوَ Bakın bizim vücudumuz gibi ağaç da aynı şeyi diyor. “Erkânımla, erkânımın a’zasıyla, cüz’ümle, cüz’iyatımla beni çekirdekken terbiye edip bu hale getiren O’dur.”

Ve cüz’ilerimiz hücreleriyle; parmağımızdaki, gözümüzdeki hücreلَا مُتَصَرِّفَ إِلَّا هُوَ “Bende tasarruf eden Allah’tır.” Buradaki هُوَ “Allah” demektir. Bende hiçbir şey tasarruf edemez. Tabiat, adem, hiçlik, fena bende tasarruf edemez. Beşerin ilmi de bende tasarruf edemez. Bendeki bütün tasarruf hakkı Allah’a aittir. Gözümde, kulağımda, kalbimdeki tasarruf O’na aittir. O zaman ben de O’na ait olmalıyım.

Hücreler bütün zerreleriyle, atomlar bütün çekirdekleriyle beraber diyorlar: لَا خَلِقَ إِلَّا هُوَ “Bizi bu halde yaratan O’dur.”

Ve bütün bu varlık, büyüğünden küçüğüne, yaşından kurusuna, renklisinden renksizine, tatlısından tatsızına, acısından ekşisine; semadaki Güneşten, Kamerden yıldızlarına; ayağımızı bastığımız topraktan üzerindeki yeşil örtü olan çimenlere varıncaya kadar zerratın tarlası olan esiri ile beraber, hep bir ağızdan لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ diyerek bizi zikre davet ediyor.

İslam’ın anahtarı, imanın kemâlatı لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ yani tevhid-i hakikîdir.

Evet, inşallah bu ders tevhid-i hakikîyi bize, ailemize, etrafımıza yarış içinde yerleştirmek olsun.

Anne babalara bir müjde var. Hz. Aişe (r.anha)’nın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (a.s.m) buyuruyor: مَنْ رَبَّى صَغٖيراً حَتٰي يَقُولُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ لَمْ يُحَاسِبْهُ اللهَ “Kim küçük çocuğunu ‘La İlahe İllallah’ deyinceye kadar terbiye ederse Allah Teâlâ onu hesaba çekmez.”[15] Anneler, Babalar! müjdeler olsun size. Çünkü böyle ebeveynler; evlad-ı iyalini, yakıtı taşlar ve insanlar olan cehennemden, o azap evinden kurtarmış olur. Allah da o hürmete binaen onu kurtarır. Hesaba bile çekmiyor.

Efendimiz (a.s.m) anlatıyor, ashabı da oturmuş Efendimiz (a.s.m)’den dünya ve âhiret ahvallerini öğreniyor. Ne güzel bir Üstad ne güzel talebeler. Teslim, tevhid, sadakat, vefa, diğergamlığın; ruhlara, cesetlere, amellere yerleşmiş olduğu o toplumda anlatıyor. Allah bizi de onların hürmetine affeylesin ve bizi de saffet dönemi insanları gibi eylesin. Efendimiz (a.s.m) buyuruyor: “Ümmetimden birisi, Cennet kapısına kadar geldi fakat Cennet’in kapıları kapandı. O esnada لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ geldi, elinden tuttu ve onu cennete koydu.”

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌؕ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ “Halbuki bu dünya hayatı, bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz ahiret yurdu ise elbette asıl hayat odur. Keşke bilselerdi! ”[16]

Âyet-i Kerîme’nin bir sırrı var. Şu dünyada cansız, câmid ve şuursuz maddelerin, âhirette hayattar olacağını müjdeliyor. Hatta buradaki insanlar gibi oradaki ağaçlar; buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar, emri anlayacak, yapacak. Demek ki bu âyetin sırr-ı celilesi ile anlıyoruz ki; bu dünyada yaptığımız zikirler, şükürler, ibadetler orada canlı olup bize yardım edecekler. Zira bu hakikat Risale-i Nurlar’da; “Hatta dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin “Elhamdülillah” kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada “Elhamdülillah” yersin.” Veciz ifadeleriyle anlatılmaktadır. Demek ki burada Allah’ı her anmamız, tanımamız cennet nimetlerinden azamî faydalanmaya bir yol olacak.

Hadis-i şerifte anlatılıyor; “Cenâb-ı Hakk, Musa Aleyhisselâm’a şöyle buyurur: “Dünyada لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ diyen olmasaydı ya Musa! Cehennemi dünya ehline de musallat kılardım. Bu dünyada bile azaplarını verirdim.” Başka bir hadis-i şerifte: “Yeryüzünde Allah Allah diyen kalmayıncaya kadar kıyamet kopmaz.”[17] Buyruluyor.

 ثَمَنُ الْجَنَّةِ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ Cennetin meyveleri لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ tır. Yani daima Allah’ı hatırlamak ve Allah’ı zikirdir.

Cenâb-ı Hakk hadis-i kutside şöyle buyuruyor: لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ كَلَامِى “Lâ İlahe İllallah, Benim kelamımdır.”

Allah hatırlanırken zikir ve zikrin vüs’ati tahayyül edilebilir. Bir insan; evde, dışarıda, bebeğini emzirirken yani nerede ne iş ile meşgul olursa -özel durumlar müstesna- لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı vird-i zeban ettiği vakit bir halka-i zikir tahayyül etmekle, hayaline bütün dünyayı ve bütün Müslümanları alabilir. O zaman kâinat bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine de bir minber olur. O halkanın sağ tarafında yani mazi cihetinde Efendimiz (s.a.v) ve onun damar ve kökleri olan diğer peygamberleri, sol tarafı olan istikbalde ise sahabeleri, tabiini, tebetabiini, eimme-i erbaayı ve Abdülkadir-i Geylanî, Mevlana, Şah-ı Nakşibendî, Bediüzzaman gibi bütün evliyaların cemaatle zikrettiklerini ve kendi de o cemaat-i uzmâ içinde kubbe-i minayı dolduran yüksek, ilahî, tatlı sadalarına iştirak ettiğini tahayyül edebilir.

Hayali daha keskin ve kuvvetli olanlar, kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettiği halka-i zikre girebilir. Dağıyla, taşıyla, yaprağıyla, denizdeki dalgasıyla ve balıklarıyla, semadaki bulutlarıyla, dağların üzerindeki bütün otlarıyla, dikenleriyle, çiçekleriyle, böcekleriyle, kuşlarıyla bütün varlık âleminin olduğu o halka-i zikrin içinde kendini de tahayyül ederek şu fezayı velvelelendiren o sedalara kulağını verir.

Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَانَّبِيُّنَ مِنْ قَبْلِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, Lâ ilâhe illâllah kelâmıdır.”[18]

Vird ve zikirlerde gaye rıza-i ilahi olmalıdır. Ubudiyet, emr-i ilahiye ve rıza-i ilahiye bakıyor çünkü. Yani ubudiyetin daîsi, ibadete çağıran Allah’ın emirleridir. Neticesi Hakk’ın razı olmasıdır. Meyveleri ve faydaları uhrevîdir.

Zikir, Allah’ı hatırlamaktır ki üzerimize farz olup farz olduğunun dahi farkında olmayan biz Müslümanlar! Farz olmayanı farz yerine koymuş olan gafletteki biz mü’minler! Âhireti geri itekleyip dünyayı bir adım değil binler adım öne almak isteyen biz mü’min ve Müslimler! Allah’ı tanımak yerine Allah’ın dışında her şeyi tanıma sevdasına düşen biz toplum insanları! Allah’a ait olan yolları bulmak, bilmek onun içine girmek yerine, Allah’a ait olmayan her şeyi bulmak için çırpınan genç bir nesil ve o neslin anneleri!

Allah bizi farzlarıyla emrine davet ederken dünyada kalbimiz mutmain olarak hayat sürmemiz, âhirette de firdevsî cennetlerde arş’ür-Rahman altında, rahmetinin gölgesinde Rû’yet’ine mazhar olmamız için davet ediyor. Onun için Allah’ı bilmek ve her dem O’nunla meşgul olmak üzerimize farzdır.

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!”[19]

Bu dünyaya gelirken işimiz kolaydı. Zira geldik, hepimizin yemeği hazır annemizin göğsünden ab-ı hayat, rahmet sütü coşuyor. Şefkat annelerimizin sinelerine konulmuş. Acı çekiyor çektirmiyor, yemiyor yediriyor, gülmüyor güldürüyor. Allah (c.c), her şeyi hazırladı ama bundan sonraki ömür, yaşayış bu dünyadaki çalışmalarımıza, O’na kulluğumuza bağlı. Kabirdeki rahatımız, berzahtaki rahatımız, haşirdeki rahatımız, mahkeme-i kübradaki rahatımız, sıratı fark etmeden geçmemiz bu dünyadaki çalışmalarımıza bağlı. Senin o ömür-ü bakiden hiç haberin yok diyor Üstad. O zaman فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِؕ  “Allah’a firar et.” Hangi yaşta isen Allah’a firar et ki huzur bulasın.

Huzur arayan gençlik, huzur arayan evlatlar, huzur arayan babalar, huzur arayan anneler Allah’a firar edin. Hayatınızın bir parçasında değil tamamında Allah ile beraber olun. Allah’tan gaflet insanı şeytana yaklaştırır zira. Gaflet olunan yerdeki arkadaş, şeytan ve insî şeytanlardan başkası olmaz. Onun için ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyanın. Yani Azrail size gelmeden uyanın da Allah’ı zikredin ki kalbiniz mutmain, gönlünüz rahat olarak gidesiniz. وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُؕ Zira Allah’ı hatırlamak, Allah’ı zikretmek ve Allah’a kulluk yapmaktan daha büyük bir dava olamaz.

Ebeveynlerin kulakları çınlasın! Sadece şu dünya için evlatlarını dünyaya atıp da âhiretlerini mahvedenlerin Rabbim akıl, kalp ve vicdan gözlerini açsın.


[1]   Bakara / 152

[2]   Lem’alar

[3]   Bakara / 7

[4]   Bakara / 152

[5]   Buhârî, Daavât 66

[6]   Ankebût / 45

[7]   Ahzab / 43

[8]   Taberânî

[9]     Beyhaki

[10]   Ra’d / 28

[11]   Mesnevî-i Nuriye

[12]   Zariyat / 50

[13]   Bakara / 153

[14]   Enfal / 2

[15]  Taberani, El-Mucemu’s-Sağir 

[16]   Ankebut / 64

[17]   Tirmizi

[18]   Muvatta’, Kur’ân, 32, Hac, 246

[19]   Mesnevi-i Nuriye